Müşteri değiliz, taraftarız biz!

club-bruggenin-besiktas-taraftariicin-plani

Kuradan Brugge çıkınca sevinmemizin tek nedeni vize ve uçak masraflarının az olmasıydı. Sevgili kulübümüzün deplasman bileti politikasından bihaber, her şey istediğimiz gibi gidiyor diye çocuklar gibi şendik. Sonradan anladık ki biz mutlu mesut yaşarken, hayallerimiz çalınıyormuş. Bağış adı altında biletlerin gerçek fiyatının üzerinden satılması, kulübümüze göre takıma katkı, bize göre bir soygundu. Endüstriyel futbolda fiyatların bir anda artması, hayatın hızlı bir şekilde pahalılaştığının bir kanıtıdır. Ancak Beşiktaş taraftarı ne hayatı futboldan uzak tutar ne de futbolu hayat yapar. Beşiktaş taraftarı hayata futbol katar.

Tek düşüncesi takımın yanında olmak olan insanların, ücret politikalarıyla oyuna getirilmeye çalışılması Brugge maçında tavan yapmıştır. O kadar ki bilet fiyatının uçukluğunu geçin, taraftara satılacak bir bilet sunulmamıştır. Brugge maçının deplasman biletleri “müşterilere” sunulmuştur. Kulübümüzün bizleri müşteri değil taraftar olarak görmesi temennisi ile daha fazla kızgınlığımı buraya dökmeden devam ediyorum.

Neyse ki biz bilet almadan da Beşiktaş’ın yanında oluruz düşüncesiyle yola çıktık. Yola çıktığımızda cebimizde ne maç biletimiz ne de bizi Brüksel’den Brugge’a götürecek bir garantimiz vardı. Son paramızı bu sefer maç biletine değil, tren biletine verdik ve en azından şehre giriş yapabildik. Brugge, her binası tarih kokan ve o gün sokaklarında Gündoğdu marşı söylenen bir “köy”dü. Beşiktaşlılar şehrin her yerindeydi, hatta meşhur Markt Meydanı bizim bayrağımızla kaplıydı. Bir vatandaşımız da oturduğu binanın camından asmıştı bayrağını. Gün içerisinde tek bir Brugge’lu göremedik, sonradan anladık ki biletsiz yollara düşen bir tek biz değilmişiz.

Hırsımızdan ve biraz da şansımızdan olsa gerek maçtan birkaç saat önce davetiye biletlerden bulduk. O an, sanki Demba Ba’nın santradan vurduğu şut Arsenal’in kalesine girmişti.

Maç saati yaklaşınca atladık bir otobüse. Eminim ki o gün o otobüs en kalabalık gününü yaşamıştır. En son korteji gördüğümüzde polisler yine polislik yapıyordu. Dünyanın her yerinde polis eziyeti mevcut. Öyle ki bindiğimiz otobüsü bile durdurdular, içinde Beşiktaşlı arama bahanesiyle. Biz durumu anlayıp yüzümüzü kapatarak aradan kaçanlardandık. Yürüyerek stada geldiğimizde bizi yine polis karşıladı. Bu sefer “çevik kuvvet” hazırlanmış, deplasman tribününe doğru yola çıkıyordu.

VIP tribün stattaki ikinci deplasman tribünü gibiydi. Bundan cesaretle hiç çekinmeden istediğimiz besteyi söyleyip istediğimiz bağırışları yapıyorduk. Yanımızdaki adamlar maç boyu yan dönüp bakmadılar bile, galiba böyle bir şeymiş medeniyet.

Maçtan önce Fikret Orman VIP tribünde önümüzden geçti, kızgınlığımdan olsa gerek kendisini görünce yüzümü çevirdim. Ama koşarak elini sıkmaya çalışanlar da yok değildi…

Her güzel giden günün mutlaka kötü bir sonu olmak zorundaymış gibi, ne yazık ki maçı 2-1 kaybettik. Yine de yüzümüz gülüyordu, en azından deplasmanda gol attık diyorduk.

Çıkışta Biliç’i gördük, çok üzgündü, yanına gidip tanışmak istemedik. Uzaktan “umudumuz tükenmedi baba” diyebildik sadece. Bir deplasman macerasının daha sonuna da böylece gelmiş olduk. Neler mi öğrendik?

Öğrendik ki artık taraftarlar değil müşteriler gözbebeği olmuş ve öğrendik ki pes etmemek hayattaki en önemli olguymuş.

Not: Bu yazıyı yazarken, ikinci maçımızı oynamıştık ve elenmiştik. Kırgınım, üzgünüm biraz. Yine de senin canın sağolsun Beşiktaşım.



Yorumlar kapatıldı.

YOU MAY LIKE