Ben kimseye ‘oğlu adam olamamış’ dedirtmem!

Bana katılır mısınız bilmem ama bizler, taraftar olarak resmen çocuk büyütüyoruz yahu! Üzerine deli gibi titrediğimiz bir mesele bu yeniden yapılanma. Diğerlerinin çocuklarıyla değil bir tutulması, kıyas bile yapıldığı zaman Beşiktaş’ımızın neden diğerlerinden farklı olduğunu her seferinde haklı bir kıvançla dile getiriyoruz. Başarıya aç bir kadronun kat ettiği mesafeyi heyecanla takip ediyoruz. Bakalım bu sefer kaç adım atacak? Dört yaşına kadar palyaço kelimesini söyleyemeyen bir çocuk gibi adeta: Bakalım bu kez derbi diyebilecek mi? Der-bü!

Genç teknik direktörümüzün küpesini, gitarını ve hukuk diplomasını, bildiğimiz gibi sosyalist duruşunu, rakibini tebrik etmesini ve ‘haksız karardı’ diyebilme cesaretini de biliyoruz. Olcay’ın ‘müthiş sol ayağını, Demba’nın bestelerini, Oğuzhan’ın fiziksel güçsüzlüğünü, Motta’nın karısından ayrıldığını, Tolga’nın annesinin vefatını biliyoruz.

Ta ki…

Sabrediyoruz, kızıyoruz ama el kaldırmıyoruz – diyecektim ki Brugge maçında o el kalktı maalesef. Rakipleriyle kıyaslandığında, finansal olarak sıra arkadaşının beslenme çantasındaki gofreti bile alamayan, ayrıcalıklar olarak belki de milliyetçi bir beldede okuyan ermeni, kürt veya roman bir ailenin çocuğu gibi bizimkisi; üstelik her gün okula gitmek için yan köylerden kilometrelerce yol tepiyor ufaklık. (Beşiktaş şu ana kadar toplam 50.000 km üzeri yol yapmış: Yapılan maç sayısına bölelim: 50.000/45=1.111 km. Maç başı ortalaması.) Üstelik stadı da yok.  Hem de Fair-play elçisi ‘ezeli rakipleri ama ebedi dostları’ bu yoklukta ‘Ali gofretini seninle paylaşmıyorsa ben de paylaşmam’ diyorlar. Bu şartlarda yarışan bir takımı, yaşattığı heyecan için tebrik etmek varken, sanki hata yapmasını bekliyormuşçasına başlayan ıslıklar, homurdanmalar ve protestolar, kendimizi ne kadar da dev aynasında gördüğümüzün bir kanıtı belki de. O gün, ÖSS sınavı için herkesin birbirini yediği bir ev ortamı vardı adeta.

Hâlbuki…

Oyuncusunun üzerine çullanmak için –ne kadar hatalı olursa olsun- sadece bir gol yemesini yeterli görebilecek üsluptaki taraftardan, bırakın zora giren maçı aldırmasını, takımın önündeki zorlu virajlara moralli girmesini sağlamasını ummak da fazla iyi niyetli olurdu herhalde. Beşiktaş’ın neden Anadolu’da kazandığını daha iyi anlıyor gibiyiz sanki? (Güncel Ankara karnesi: 5’te 4 Galibiyet. Brugge maçları öncesi deplasman karnesi: 10 Galibiyet, 1 Mağlubiyet. Not: Sınıfında Avrupa lideri)

Bu tahakküm tavrından rahatsızım

Açık ve net: Beşiktaş tribünlerinin geçirdiği değişimden rahatsızım. Gezi’deki rolü sonrası, futbolun üzerine çullanan iktidarın Passolig’i, 1453 Kartalları tiyatrosu ve darbe girişimi komedisinde yönetimin taraftarını sahiplenmemesi sonrası karşılaştığımız resimden rahatsızım. Kartal Gol Gol Gol’den, Ya Allah Bismillah Allahuekber’e geçişten rahatsızım. İktidarın tahakküm ağzını tribünlerde görmekten rahatsızım.

Şehri ve doğayı metalaştıran bir yaklaşım ile sahadaki futbolcuları ıslıklayan bir taraftarlık arasında çok büyük bir fark göremiyorum ben. Tribün dediğin, neticesinde toplumu aynalıyor mu? Evet. Tribün mühendisliğine girdiğiniz zaman da gördüğünüz üzere zararlı çıkan siz oluyorsunuz. Kulübe kaynak yaratacağız diye taraftarlık/müşterilik dengesini iyi ayarlayamazsanız, o müşteri gördüğünüz, yeri gelir sizi tüketir.

Not: Bu yazıyı yazarken Tolga’nın sezonu kapattığı haberi geldi. Beşiktaş’ta kalecilerin yaşadığı sakatlıklardan sonra eleştiri okları kaleci antrenörü Jose Sambade’ye çevrilmiş; öyle diyor haberler. Yahu adam Dünya’nın en yenilikçi spor adamlarından birisi, bütün İspanya adama hayran ve biz yine bir günah keçisi arayışındayız. Altınsay zamanında dayanamadı, seneler sonra Özen’i de yolcu ettik çok şükür. Seneye Allah’ın izniyle üçüncü sınıf teknik direktör Bilic de gider, biz de herkese göstermiş oluruz; spor adamı yetiştirmenin ve uzun vadeli planlamaların takımı olmadığımızı ve olamayacağımızı. ‘Nasipse’…



Yorumlar kapatıldı.

YOU MAY LIKE