Beşiktaş’a Mektup

besiktasamektup-1024x680

Beşiktaş’ım benim…
21 yıl önce doğduğumda, adımın kulağıma okunmasıyla her şey belli olmuştu aslında. Recep! Beşiktaş’ın 2 numaralı, top geçer adam geçmez’i, Takoz Recep… Yıllarca “Takoz gel, Takoz git, Takoz Recep!” diye çağırılmamın, çocukça üzülmemin ancak aslında nasıl güzel bir hatıra olduğunu yıllar sonra anladım ben…

Atkının boyumdan büyük olduğu yıllar başladı Beşiktaş serüvenim. Abbasağa sokaklarından Köyiçi’ne inip, oradan Akaretler ve Dolmabahçe yolundan yürüyüşler, yorulduğumda babamın omuzlarında yolculuğa devam etmem, bunlar hep güzel şeylerdi Beşiktaş’ım.

Sana geldiğim ilk gün, bir kış günüydü. Kalınca kabanımı giyip, boyumdan büyük atkımı ve siyah-beyaz beremi takmıştı annem bana. O atkının ağırlığında gelmiştim, Abbasağa’dan, Dolmabahçe’den… Şeref Bey’e. Babamın doğduğumdan beri, bana öğrettiği tezahuratların söylendiği yerdeydim artık. “Beşiktaş’ım benim, biricik sevgilim…” tezahuratı ne de güzeldi ama, ufak bir çocuk heyecanı için. Her atakta kalbimin küt küt atmasına, yanımızdaki hiç tanımadığımız ağabeyler bile gülümsüyordu, soğuktan kıpkırmızı olmuş yanaklarımdan makas alıyorlardı. Ve ilk maçımdan hüznü tatmıştım. Maç 0-0 bitmişti fakat, takım alkışlanıyordu, Nihat çağırılıyordu, Sergen ve diğerleri tek tek çağırılıyordu maç bitiminde tribüne, çağırılıp alkışlanıyordu… Anlamamıştım. Maçı galip bitirdiğimizi bile düşünmüştüm. Babama baktım, “Baba yendik mi?” diye masumca sordum ardından “-Hayır, ama çok iyi oynadık. Formanın hakkını vererek oynadık.” demişti babam. Ufak bir çocuğa bu tür şeyler garip gelebiliyordu. Futbolun bir şeylerden çıkarsız olduğunu, başarı değil de hırslı oynayıp kaybetmek belki de berabere kalmanın bile mutluluk olabileceğini bir çocuğa anca ufak yaşta yansıtabilirdiniz zaten. Babam doğru olanı yapıyordu galiba, bilmiyorum. Şöyle de bir şey vardı ki, çok ağladığım zamanlar da oldu senin için. Haksız yenilgilerden sonra yastığımla çok baş başa kaldım ben…

Gittikçe büyüyor ve atkı boyunu geçiyordum. Seninle geçirdiğim güzel günlerim az olsa da, ben mutlu olmayı biliyordum. Babamla geçirdiğim keyifli zamanlardan biriydin sen çünkü. Babamın işten kaldığı günlerden birini seninle değerlendiriyorduk çünkü. Babamın çalışmaktan nasır tutmuş elinden tutup, bazen ben onu götürüyordum Dolmabahçe’den, mabede… Öyle keyifliydi ki. Beşiktaş, ben ve babam. Bir çocuğun keyif aldığı en büyük şeylerden biriydin sen kesinlikle. Gol olduğunda havaya uçmalarım yok muydu hele…

Beşiktaş’ı sadece bir takım olarak görmedim hiç. Bu babamdan gelen bir şeydi. Ona da babasından gelen. Beşiktaş, Siyah ve Beyaz’ın dışında, bir yaşam biçimiydi. Maç günü gelmeden, semtteki insanların kalp atışlarıydı Beşiktaş. Esnafın hayat felsefesiydi Beşiktaş, ayakkabı boyacısının kârını maç biletine yatırmasıydı Beşiktaş. Beşiktaş en başta Halk’tı.

Başarısızlıkların toplum içinde egemen olduğu, başarının ödüllendirilmediği bir ülkede, başarı daha çok başka takımı tutan biri gibiydi. Yağmurlu havada, sevinmek de güzeldi evet, ama yağmurlu havada Beşiktaş’ı izleyip, üzülmek daha heyecanlıydı sanki. Üzülmek insanlara dik durmayı öğretirdi çünkü. Takımın yenildiğinde atkıyı takıp okula gitmek, galibiyetten sonraki sevinçten daha bir ‘ağır’dı. Küçük yüreklerin büyüklüğüydün sen çünkü. Ve bunu yıllarca yaşadım ben.

Bir çocuk için ‘toplum’ okuldu mesela. Okullarda azınlık olmaktın sen. Öğretmenin, hangi takımlısınız tadında yaptığı sözel anketlerde Beşiktaş denilince; parmağını, bir yumruk gibi kaldırıp, tek başına kendini belli etmek ve ezilmemektin sen. Mağlubiyetlerden sonra önlük altına forma giyip, üstüne atkı takmaktın çünkü sen. O ufak neslin büyüme yıllarıydın çünkü… Bazen sevinç, bazen kederdin. Pembe hâyaller kuramamaktın çünkü sen. Her hayalin siyah ve beyaz olmasıydın, ‘renklerin’ işe yaramadığını göstermektin sen. Resim dersinde ‘mutluluk’ adı altında çizilen resimlerde, beyaz kağıdın üzerine sadece siyah kalem kullanıp, öğretmenden azar işitmektin. Ama, fedakarlıktın sen. Kimi zaman hayattan… Okulda durumu olmayan arkadaşlarınla, beslenme çantanın içindekileri paylaşıp, bir elmayı ortadan ikiye bölmektin. Paylaşmak demiştik ya hani, işte o’ydun sen.

Büyüyüp gitmek demiştik senin için, haksızlıkları dışarıdan izlemektin. Bu sayede dünya görüşünün tamamen erken yaşta oturmasıydın sen. İnsanlara bakış açının değişmesiydin. Ufak yaşta haksızlıkları tatmaktın çünkü, haksızlıkları yaşayıp yumruğunu vurmaktın. Mahalle maçında pamuklu beyaz tişörtün üstünde yazan 10 numara’ydın çünkü sen, haksızlıklara karşı gelmeliydim. Vurduğun topun direk üstünden gitmesi üzerine rakibin vuruşunu ‘gol’ saymasına rağmen, gerçeği söyleyip ‘direk üstünden gitti, gol değil.’ diyebilmektin sen. Baba Hakkı’nın dürüstlüğüydün. Hiç görmediğim ve göremediğim, ama babamın bana yıllarca anlattığı Şeref Bey’din sen.

Süleyman Seba’nın istifasını verirken gözünden düştüğü yaştın sen. Benim kendisine küçük yüreğimden çıkmış büyük saygıydın. Her şeyin dışında en önemlisi aile olmaktın. Yalnızca taraftar-yönetim bazında değil, anne, baba, çocuk olan bir çekirdek aile olmaktın aslında. Annemin hazırladığı domates-peynir ekmeği maçta yerken babamla paylaşmaktın.

Yıllar sonra, kendi başıma maça gidebildiğim de yaşadığım bütün dostluklarımdın. Kışın kar yağarken, Şairler Parkı’nda bankta oturan kaşkollu ağabeylerdin. Hatta onların muhabbetine dahil olmamdın sen Beşiktaş. Semtin ve aşkın bizim olmasıydın.

Kaşkollu ağabeylerin hayatlarını adamasıydın sen. Dünya’yı 3 kere çevirebilecek kilometre geçmişine sahip olmaktın bir âşk uğruna. Ufak bir çocuğun, yüreğinde yaşadığı karşılıksız âşktın.

Sporu takip etmektin ama en çok da taraf olmayı öğretendin. İnanılan şeylerin peşinden gitmesine en büyük örnektin sen Beşiktaş’ım.

Kilometrelerce mesafeler olsa da, âşkın var olabileceğinin kanıtıydın sen. Beklemeyi öğrenmektin, ne olursa olsun vaz geçmemektin. Zaferin bize ait olacağına inanmaktın sen. Ne olursa olsun;

Asla pes etmemektin…

Ve gerçekten hâla böyleyken, nasıl vazgeçebiliriz ki senden?



Yorumlar kapatıldı.

YOU MAY LIKE